ANUNNAKİ YALANI VE İGİGİ GERÇEĞİ

Kadim Mezopotamya tarihi, ne yazık ki son yıllarda popüler kültürün ve sözde bilim meraklılarının manipülasyonu altında büyük bir bilgi kirliliğine maruz bırakılmıştır.

Bu makalede; Nibiru gezegeninden geldiği iddia edilen Anunnaki efsanelerinin ardındaki gizlenen gerçekleri, tarihin en büyük aldatmacalarından biri olan Reptilian kurgusunu ve asıl kilit nokta olan "İgigi “isyanının sarsıcı detaylarını ele alacağız.

Sümer tabletlerinin tozlu satır aralarında saklı kalan hakikatleri, bilimsel veriler ve arkeolojik kanıtlar ışığında gün yüzüne çıkarıyoruz. İnsanlık tarihine dair bildiğiniz ezberleri bozacak bu araştırma, hayal gücüyle süslenmiş yalanların yerine gerçek tarihin sarsılmaz sütunlarını koyacaktır.
Şimdi, bu büyük kadim sırrın kapılarını, hiçbir karanlık nokta bırakmadan sırasıyla aralamaya başlayalım.

Anunnaki Nedir ve Kimdir

Önce şu çok konuşulan Anunnaki isminin ne olduğuna ve bu yalanın nasıl başladığına bir bakalım. Dünyaya yıllardan beri anlatılan bu binlerce yıllık tarih aslında koca bir yalan üzerine kurulu.

"Gerçekte bizi uzaylılar mı yarattı, medeniyeti onlar mı kurdu?" gibi soruları insanların kafasına sokan Zecharia Sitchin ve yandaşlarından başkası değil. Sitchin, Anunnaki kelimesini "Gökten Yere İnenler" diye çevirip onları astronot ilan etti. Bu bilinçli bir yalandır. Dünyanın önde gelen Sümerologları, kelimenin Sümerce aslının "Asil Soydan Gelenler", "Kraliyet Çocukları" veya "Gök Tanrısı Anu’nun Soyu" anlamına geldiği konusunda hemfikirdir.

Kelimenin kökünde uzay yolculuğu veya iniş yapma anlamı yoktur. Anunnaki kelimesi, Mezopotamya kozmolojisinde evrenin en üst hiyerarşisinde yer alan, gökyüzü tanrısı Anu'nun soyundan gelen ilahi varlıklar topluluğunu ifade eder.

Bu varlıklar, Sümer inancında "Yedi Kader Belirleyici Tanrı" (Anu, Enlil, Enki, Ninhursag, Nanna, Utu ve İnanna) ve onlara eşlik eden 600 tanrıdan oluşan devasa bir panteondur.

Onlar, Sümer halkı için fiziksel birer astronot değil; evrenin kanunlarını (Me) elinde tutan, fırtınayı, suyu, bereketi ve kaderi yöneten ruhani güçlerdi. Anunnakiler, göksel meclisin üyeleri olarak tapınaklarda onurlandırılan, insanlığın toplumsal düzenini ve adalet sistemini koruduğu varsayılan dini figürlerdi.

Anunnakiler Sümer panteonunda baş tanrılara hizmet eden, yeryüzü ve yeraltı dünyasıyla ilişkilendirilen alt seviye mitolojik tanrılardı.

Kısacası Anunnakiler uzay gemisi pilotları değil, insanların evreni ve toplumsal düzeni açıklamak için kurguladığı dini figürlerdi. Sitchin, bu derin teolojik yapıyı basitleştirerek, antik insanların tapınma amaçlı kullandığı sembolleri çarpıtıp, onları kurgusal bir "dünya dışı madenci birliği" gibi pazarlamıştır.

Yalanın Büyük Mimarı Zecharia Sitchin

İnsanlığın en büyük başarılarını Nibiru gezegeninden gelen Anunnakiler adlı bir ırka, hatta Reptilian denen sürüngen varlıklara atfeden bu büyük yalanın mimarı Zecharia Sitchin isimli bir yazardır.

Bu kişi, Sümer tabletlerinin yanlış tercüme edildiğini iddia ederek tamamen kendi kurgusal evrenini yarattı ve tüm dünyaya sattı. Kendisinin Sümerce bilip bilmediği bile büyük bir tartışma konusuyken, bu kurguyu "Gizlenen Gerçek Tarih" adlı kitabına taşıyarak milyonlarca insana ulaştırdı ve Sümer tarihini kirletti.

Bilim dünyası ve gerçek Sümerologlar, Sitchin'in akademik bir eğitim almadığını ve aslında tek bir kelime bile Sümerce bilmediğini defalarca ortaya koymuştur. O, kelimelerin sözlük anlamlarını değil, kendi kurgusuna hizmet edecek uydurma anlamları kullanmıştır.

Peki, bu adam neye hizmet ediyordu? Sitchin'in asıl amacı, kendi dini arka planını, yani Tevrat’taki yaratılış hikayelerini ve Musevi inancındaki kavramları "bilimsel" bir kılıfa büründürmekti.

Hz. İbrahim dönemine ve Museviliğe dayanan "Nefilim" gibi terimleri alıp, Sümer mirasını bu inanca zemin hazırlamak için manipüle etti.

Sümer'in binlerce yıllık kadim bilgisini, Tevrat anlatılarını "uzaylılar" üzerinden meşrulaştırmak için kirli bir araç olarak kullandı. Türkiye’de de maalesef bu yalanın yandaşları var; hatta işi Türkleri Reptilian yapmaya kadar götüren sapkınlar mevcut.

Gizlenen İgigi Gerçeği ve Büyük İsyan

Sümer tarihi içerisinde çok önemli bir figür ısrarla görmezlikten geliniyor.

Kimdi bu İgigi?
Neden adları sözde uzmanlar tarafından gizleniyor?

Oysa, İgigi, Sümer ve Babil mitolojisinde, özellikle Atrahasis Destanı’nda anlatılan, Anunnaki adındaki tanrıların hizmetinde olan daha alt rütbeli tanrılar grubudur.

İgigiler genellikle gökte kalan veya yeryüzünde çalıştırılmak üzere gönderilen daha genç ve az önemli tanrılar olarak tasvir edilir. Dünyadaki kanal açma, sulama ve tarım gibi yorucu ağır işleri yapmakla görevliydiler. Onlar da kilden yapılmış varlıklar değil, tanrı panteonunun bir parçasıdır.

Sümer mitolojisine göre büyük tanrılar olan Anunnakiler, alt rütbeli tanrılar olan İgigileri bu ağır işlerde tam 2.500 yıl boyunca köle gibi çalıştırdı. Düşünün, Dicle ve Fırat nehirlerinin yataklarını kazanlar, bataklıkları kurutanlar, kanalları temizleyip tarımı başlatanlar Anunnakiler değil, bu çilekeş İgigilerdi.

Tabletler der ki; "İgigiler dağı sırtlandılar, yılları saydılar, 2.500 yıl boyunca gece gündüz çalıştılar." Sonunda İgigiler bu ağır köleliğe, bitmek bilmeyen zulme isyan etti! Ellerindeki kazmaları, kürekleri ve taşıma sepetlerini ateşe verdiler. Bir gece vakti toplanıp, efendileri Enlil’in tapınağı olan Ekur’un kapısına dayandılar.

Kapıcı Kalkal onları gördüğünde dehşete düştü. Tanrı Enlil korkudan sapsarı kesildi, gözyaşlarına boğuldu ve büyük tanrılar meclisini acilen topladı.

Gökyüzü Tanrısı Anu ve Bilgelik Tanrısı Enki bu isyanın haklı olduğunu gördüler. İşte bu isyan üzerine tanrılar, İgigilerin üzerinden bu yükü almak için kendilerine yeni bir köle ırkı yaratmaya karar verdiler.
Bu bilgi tamamen Atrahasis Destanı’ndan alınmadır ve o "yüce" diye anlatılan Anunnakilerin aslında kendi hizmetkârları önünde nasıl aciz kaldıklarının kanıtıdır.( kısaca bir destan kahramanlarıdır)

Astrofizik Biliminden Nibiru Yalanına Tokat

Sitchin’in teorisinin en temel taşı Nibiru gezegenidir. Sitchin, Güneş Sistemimize her 3.600 yılda bir giren, Jüpiter boyutlarında devasa bir "12. Gezegen" olduğunu iddia ediyor.

Ama gelin görün ki modern astronomi ve astrofizik, böyle bir gezegenin varlığının fiziksel olarak imkânsız olduğunu kanıtlıyor. Eğer Jüpiter büyüklüğünde bir cisim düzenli olarak sistemimizin iç bölgelerine girip çıksaydı, uygulayacağı muazzam kütle çekimiyle Dünya dahil tüm gezegenlerin yörüngelerini alt üst ederdi.
 
Gezegenimizin milyonlarca yıldır stabil bir yörüngede dönüyor olması, böyle devasa bir "serseri gezegenin" hiç geçmediğinin en büyük bilimsel kanıtıdır. Üstelik NASA’nın WISE teleskobu gibi gelişmiş tarayıcıları Güneş Sisteminin en karanlık köşelerini bile milim milim taradı ve böyle bir gezegenin en ufak bir izine rastlamadı.

Sümer metinlerinde geçen "Nibiru" kelimesi ise bir gezegen değil, genellikle tanrı Marduk ile ilişkilendirilen bir yıldızı veya gökyüzündeki belirli bir geçiş noktasını ifade eden sıradan bir astronomik terimdi.
Asla bir "uzaylı gezegeni" manasında kullanılmamıştır.

Altın Masalının Çöküşü ve İnsanın Yaratılış Amacı

İşte can alıcı nokta burasıdır. Sitchin ve takipçileri, insanın altın madeni için yaratıldığını söyler. Oysa Sümer mitolojisi bile bunu yalanlıyor. İnsan altın için değil, hizmetkâr tanrılar olan İgigilerin isyanını bastırmak için yaratılmış bir "yedektir".

Bu durum, o muhteşem olarak anlatılan tanrıların ne kadar aciz kaldıklarının ve kendi kölelerine bile hâkim olamadıklarının göstergesidir.

Yani Sitchin mitolojiyi bile yanlış yorumluyor. Zaten kendisinin okuduğunu anlayacak kadar Sümerce bilmediği de en önemli gerçektir.

İnsanın yaratımını yapan figür Doğum Tanrıçası Mami’dir (diğer adlarıyla Nintu veya Ninhursag). Mami, sadece bir "doğum tanrıçası" değil, bizzat "Büyük Anne" ve "Toprak Ana" vasıflarıyla tüm yaratım sürecinin baş mimarıdır. İgigilerin o büyük isyanı patlak verdiğinde, tanrılar çaresiz kalınca Bilgelik Tanrısı Enki, Mami'ye seslendi ve "O yaratıcı rahim sende, bir hizmetkâr yarat ki tanrıların yükünü o taşısın" dedi.

Mami burada bir genetik uzmanı değil, bir "çömlekçi" gibi tasvir edilir. Mami, meclis kararıyla seçilmiş Geshtu-e (veya bazı versiyonlarda We-ila) adındaki "akıl ve bilinç sahibi" küçük bir tanrıyı kurban ederek onun kanını ve etini yedi karış kil ile karıştırıp ilk insan ırkını, yani Lullu’yu yarattı.

Buradaki amaç, Sitchin'in iddia ettiği gibi "DNA mühendisliği" ile altın çıkaracak bir biyolojik köle üretmek değil; tanrıların (İgigilerin) dinlenmesini sağlayacak ve onların ağır iş yükünü devralacak bir "ikame" oluşturmaktır. Lullu ismi, "vahşi" veya "eğitilmemiş" demektir; yani henüz medeniyetin yükünü taşımaya hazır olmayan, sadece fiziksel iş için kurgulanan mitolojik bir prototiptir.

Bu kilden yapılan insanın ismi Lullu’dur ve Reptilian falan değildir; sadece efsanede yer alan bir objedir. Hatta bu objeye o devirde "topraktan yapılmış köle" manasına gelen Adem ismi verildiği söylenir. Âdem ismi Arapçada da yer alır ve manası "Toprak" veya "Yer" demektir. Mami'nin bu yaratımı, insanın uzaylılar tarafından icat edildiğini değil, kadim insanların evrendeki yerini ve çalışma zorunluluğunu anlamlandırmak için kurduğu devasa bir teolojik anlatıdır.

Özel Bir Tespitim:” Mitolojik Köleliğin Sosyolojik Maskesi”

Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken çok hayati bir gerçeği ifşa etmek gerekir: İgigi isyanı ve ardından Lullu’nun (insanın) yaratılış hikayesi, aslında o dönemdeki egemen rahip sınıfının halkı sorgusuz sualsiz çalıştırmak için kurguladığı devasa bir "itidat masalıdır." Bu tespiti destekleyen sarsılmaz gerçekler şunlardır:

İlahi Meşruiyet: Rahipler, halka "Siz tanrıların yükünü devralmak için yaratıldınız" diyerek, tarlalarda ve kanallarda verilen ağır emeği kutsal bir görev gibi pazarlamışlardır. Böylece halk, köleliği bir zulüm olarak değil, varoluş gayesi olarak görmeye zorlanmıştır.

İsyanın Bastırılması: Hikayede İgigilerin bile isyan ettiği, tanrıların korkudan ağladığı anlatılarak halka şu gizli mesaj verilir: "Eğer siz de isyan ederseniz düzen bozulur, tanrılar aç kalır ve felaketler kopar." Yani isyanın faturası "kutsal korku" ile kesilmiştir.

Sınıfsal Hiyerarşi: "Lullu" (vahşi/eğitilmemiş) terimi kullanılarak çalışan halkın statüsü bilinçli olarak aşağı çekilmiş; yöneten rahip sınıfının "tanrısal sözcü" konumu ise dokunulmaz kılınmıştır.

Kısacası bu anlatı, Sümer ve Babil’deki teokratik düzenin halkı bedava iş gücü olarak süreklileştirmek için uydurduğu ilk "psikolojik harp" ve "toplum mühendisliği" örneğidir.

Tanrılar yorulduğu için değil, krallar ve rahipler daha rahat yaşasın diye insanlığa bu kölelik zinciri mitolojiyle vurulmuştur.

Tufan Masalı ve Uzay Gemileri Aldatmacası

Sitchin’in hikayeye eklediği bir diğer büyük aldatmaca Tufan hikayesidir. Kutsal kitaplardaki Nuh Tufanı anlatısının kökeni Atrahasis Destanı’ndaki Utnapiştim’e (veya Ziusudra) dayanır.

Sitchin bu hikayeyi alıp, Tufan’ın Anunnakilerin gezegenler arası savaşları sonucu çıktığını ve tanrıların insanları kurtarmak için "uzay gemileri" kullandığını iddia eder. Oysa Sümer mitolojisi açıktır. Tufan’ın nedeni insanların gürültüsünden rahatsız olan Tanrı Enlil’dir. İnsanlar çoğalmış, sesleri ve uğultuları tanrıların uykusunu kaçırmıştır. Enlil, bu "gürültüyü" kesmek için büyük bir tufan ile insanlığı yok etme kararı alır.

Kurtuluş ise Tanrı Enki’nin gizli uyarısıyla olur; Enki kahramana bir uzay mekiği değil, çevredeki kamışlardan ve malzemelerle yapılacak büyük bir gemi (sal veya sandık) yapmasını söyler. Sitchin gemiyi uzay mekiğine çevirerek mitolojiyi manipüle etmiştir.

Tufan koptuğunda tanrılar gökyüzüne kaçmışlar ama açlıktan bitap düşmüşlerdir. Tabletler, sular çekilip kurbanlar sunulduğunda tanrıların o dumanın kokusuna "sinekler gibi" üşüştüğünü anlatır. Yani onlar, insanlar kurban sunmazsa açlıktan ölecek kadar aciz varlıklardır.

Ayrıca bu Tufan olayı sadece Mezopotamya'ya özgü değildir; dünyanın dört bir yanında, birbirini hiç görmemiş yüzlerce kadim kültürde (Maya, İnka, Hint, Çin, Yunan ve Kızılderili mitlerinde) aynı ortak hafıza mevcuttur.

Bu küresel olay, insanlığın ortak travmasıdır ve uzaylılarla değil, dünyanın geçirdiği büyük jeolojik dönüşümlerle ilgilidir. Üstelik Tufan sonrası insanlar yok olunca kurban alamayan tanrılar aç kalmıştır; yani onlar da biz olmadan yaşayamayan aciz varlıklardır.

Özel Bir Tespit: Tufan’ın Jeolojik Gerçekliği ve Buzul Çağı

Dünyanın dört bir yanındaki kadim kültürlerde (Maya, Hint, Sümer, Kızılderili) ortak bir "Tufan" hafızasının olması, bu olayın hayali bir göksel cezalandırma değil, somut bir jeolojik felaket olduğunun kanıtıdır. Bu küresel hafızayı destekleyen bilimsel gerçekler şunlardır:

Buzul Çağı Sonu ve Erime (M.Ö. 10.000- 8.000): Son Buzul Maksimumunun ardından yaşanan ani küresel ısınma, devasa buzul kütlelerini eritmiş ve deniz seviyelerini yaklaşık 120 metre yükseltmiştir. Bu durum, kıyı şeridinde yaşayan tüm kadim topluluklar için "dünyanın sular altında kalması" demektir.

Küresel İklimsel Dönüşüm: Tufan anlatıları, aslında insanlığın Erken Holosen döneminde tecrübe ettiği devasa yağışlar ve eriyen buzulların yarattığı ani taşkınların kolektif hafızaya kazınmış halidir.

Doğa Olayının Mitolojik Maskesi: Kadim insanlar, kontrol edemedikleri bu devasa doğa olayını (denizlerin yükselmesi ve nehirlerin taşması) kendi inanç sistemleri içerisinde "tanrıların öfkesi" olarak hikâye edilmişlerdir.

Sonuç olarak Tufan; Sitchin’in iddia ettiği gibi "uzay gemileriyle kaçan tanrıların" bir kurgusu değil, dünyanın geçirdiği en büyük iklimsel değişim olan Buzul Çağı bitişinin sarsıcı ve gerçek bir izidir.

Göbekli Tepe ve Tarihsel Kronoloji Tokadı

Mitolojiden ayrılıp bilimsel ve tarihsel kanıtlara geçtiğimizde yalan tamamen çöker. Mami’nin Lullu’yu yarattığı bu mitolojik anlatı M.Ö. 4000 civarına tarihlenir.

Oysa gerçek tarih bu mitolojiyi nerede bırakıyor?
 
Bırakın Sümer mitolojisini, günümüzden tam 12.000 yıl önce Şanlıurfa’da Göbekli Tepe inşa edildi!


Bu, Mami’nin sözde ilk insanı yaratmasından 6.000 yıl önce zaten karmaşık bir insan topluluğunun var olduğunun kanıtıdır. Nereyi kazsanız altından kadim Türk kültürü ve Türkler çıkıyor.

Ben bu araştırmayı Mu kıtasından başlattım. İlk kitabım olan "MU KITASINDAN ÇIKAN KADİM MEDENİYETLER" içerisinde bu bilgilerin derinlerine inerek belge ve bilim ışığında çok değerli varoluş bilgileri verdim.
https://www.ulucleventerturhan.com/

Türk köklerinin nereden çıktığını, Sirius yıldızını ve üstü örtülmüş bilgilerin tertemiz yüzünü okuyanlar gördü.

Anav bölgesinden çıkan Kenger Türkleri gibi halklar, Mami’nin kilden yarattığı hayali Lullu’lar değildi.

Bu noktada Orta Asya'daki kadim Anav kültürü (M.Ö. 5000-4500) ve Türk tarihinin temelini oluşturan Kengerler (Sümerlerin asıl adı olan Kengir'in kökeni) gerçeği devreye girer.

Arkeolojik kazılar gösteriyor ki; Mezopotamya'daki medeniyet sıfırdan orada doğmamış, Orta Asya'dan yani Anav bölgesinden göç eden ve ileri tarım tekniklerini, metalurjiyi bilen ön-Türk kavimleri tarafından oraya taşınmıştır. Sitchin'in "insanı biz yarattık" dediği Anunnakiler masal anlatırken, Orta Asya'dan gelen bu kadim Türk soylu halklar, yani Kengerler, bataklıkları kurutup tarımı başlatan asıl iradedir.

Anav bölgesinde yapılan kazılarda bulunan yüksek seviyeli seramikler, sulama kanalları ve yapı teknikleri, Sümer medeniyetinin öncülüdür. Bu tarihsel süreklilik, insanlığın kökenini hayali uzaylılara değil, Orta Asya'nın kalbinden çıkıp tüm dünyaya yayılan ve Göbekli Tepe'deki o muazzam bilgi mirasını taşıyan kadim Türk atalarına bağlar.

Yani Sitchin'in "ilkel" dediği insanoğlu, ondan binlerce yıl önce taşları dantel gibi işleyen, gökyüzünü takip eden ve Mu'dan gelen o büyük medeniyetin mirasçısıydı.

Reptilian ve Ubaid Heykellerinin Gerçek Yüzü

Sitchin’in Reptilian (Sürüngenimsi) diye tüm dünyaya yutturmaya çalıştığı Ubaid dönemi (M.Ö. 5500-4000) figürleri bile mitolojik anlatılardan çok daha eskidir ve arkeolojik birer kanıt olarak karşımızda durmaktadır.

Bu kertenkele başlı heykeller, Sitchin'in iddia ettiği gibi "genetik müdahale yapan uzaylılar" değil, Mezopotamya'nın en eski dönemlerinde yeniden doğuşun, bereketin ve koruyuculuğun sembolü olan Ana Tanrıça figürleridir.

Sitchin, bu figürlerin neden kertenkeleye benzediğine dair bilimsel açıklamaları kasten gizler. Antik toplumlarda yılan ve kertenkele, deri değiştirmeleri nedeniyle "ölümsüzlük" ve "yenilenme" ile özdeşleştirilmiştir. Bu heykellerin bazılarında bebeğini emziren figürler görürüz; bu da onların biyolojik birer canavar değil, yaşamın kutsallığını temsil eden birer dini obje olduğunun kesin kanıtıdır.

Anunnakiler duvar rölyeflerinde ve heykellerde betimlenmiştir ancak bu asıl tanrı heykelleri kilden yapılmadı; taş (diyorit, mermer) veya bronz gibi son derece dayanıklı ve pahalı malzemeler kullanılarak imal edildi. Sümerler inandıkları tanrıları kilden ilkel oyuncaklar olarak değil, yüksek sanatsal değeri olan taş ve metal heykellerle onurlandırdılar.

Sitchin, Ubaidlerin basit kilden yaptığı bu ritüel objelerini alıp, "işte uzaylıların asıl görüntüsü" diyerek büyük bir sahtekârlığa imza atmıştır.

Oysa bu figürlerin kertenkele başlı olması, o dönemin inanç sistemindeki sembolik bir anlatımdır. Kısacası Anunnaki bir kurgu değil, bir din figürüdür; Ubaidlerin yaptığı yılan derili kilden tanrı objesi de onların inandığı kadim doğurganlık tanrıçasından başkası değildir.

Sitchin bu heykellerin arkeolojik bağlamını kopararak, onları modern bilimkurgu filmlerindeki yaratıklara benzetmiş ve insanları görsel manipülasyonla aldatmıştır.

İŞTE BU BİLGİLER İLE YALANIN PERDESİ YIRTILDI

Zecharia Sitchin ve onun gibi "para vampirlerinin" kurguları, heyecan arayanlar için bir eğlence, saf zihinler için bir pranga olabilir. Ancak bu iddialar, insanlığın kendi özgün zekasına, azmine, kanına ve binlerce yıllık kutsal emeğine yapılmış en aşağılık hakarettir.

Onlar, Göbekli Tepe'yi inşa eden o muazzam dehayla, Orta Asya'dan Mezopotamya'ya medeniyet taşıyan Türk ruhuyla alay ediyorlar. Gerçeği manipüle ederek, atalarımızın bin bir emekle kurduğu medeniyetlerin tapusunu kurgusal canavarlara devredip kendi ceplerini dolduruyorlar.

İşte yalan tam burada, bu sarsılmaz tarihsel kanıtların altında ezilerek çöküyor! Gerçek tarih bize haykırıyor: İnsanoğlu ne altın madenlerinde çalışan bir köledir, ne de uzaylıların laboratuvar ürünüdür.

Bizler, Mu kıtasından bu yana gelen kadim bir bilginin, Orta Asya'nın sert bozkırlarından süzülen bir iradenin ve doğayı dize getiren bir emeğin evlatlarıyız.

Bütün bu kanıtlara, İgigi isyanının o acı belgelerine, Göbekli Tepe’nin 12.000 yıllık tokat gibi cevabına ve astrofiziğin Nibiru yalanını yerle bir eden kesin verilerine rağmen hala birilerinin sizi kurtarmasını bekliyorsanız, kertenkele rüyaları görmeye devam edin.

O zaman siz, bu yalanları pazarlayan karanlık odakların tam da istediği noktada, yani kendi tarihinden koparılmış birer "hiç" olarak kalmaya mahkûmsunuz demektir.

Ben Uluç Levent Erturhan olarak kendi payıma düşeni yaptım; belgeleri ortaya koydum ve gerçeğin o paslanmaz kapısını ardına kadar açtım.

Bu sadece bir makale değil, ulusal bilincimizin ve tarihimizin namusunu koruma adına bir uyandırma çağrısıdır.

Artık uyanma vaktidir! Takipte kalın, çünkü daha sarsıcı gerçekleri ve kirletilmiş tarihin gerçek sahiplerini açıklamaya, yalanın her bir zerresini ifşa etmeye kararlılıkla devam edeceğim.

Uluç Levent ERTURHAN
25 Mart 2026

 



MU KITASINDAN ÇIKAN KADİM MEDENİYETLER

Satış Linki

https://www.turukyayincilik.com

Web Site Adresim
 https://www.ulucleventerturhan.com

"Tarih ilimlerin bulduğu belgelere dayandıkça temelli olur tarihi belgelere dayanan milletlerdir ki kendi aslını bulur ve tanır işte bizim tarihimiz Türk tarihi bu ilim belgelerimize dayanır yeter ki bugünün aydın gençliği bu belgeleri aracısız tanısız ve tanıtsın."

                                                  Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Türk tarihi ile ilgili olarak yapmış olduğum araştırmalarda belli konulara odaklanmanın en büyük nedeni Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bana gösterdiği araştırma izleridir. Onun Türk ırkına ve Türk tarihine bu derece sahip çıkması ve her zaman Türk milletinin tarihi değerlerine sahip çıkması beni her zaman derinden etkilemiştir.

 

Yaşamı boyunca geçmiş dönemdeki Türk'ün izlerini her fırsatta arayan ve bu araştırmalar için her türlü fedakârlığa katlanan büyük bir Türk lideridir. Şahsım adına ben atam, derken kalbim atam diye çarparak adını andığım Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün izinden ve verdiği görevlerden asla ayrılmam.

 

" MU KITASINDAN ÇIKAN KADİM MEDENİYETLER " adı ile yazdığım bu kitabımım konusunu araştırırken de bunu yapmaktayım.

 

Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk Sağlığının son derece kötüye gittiği süreçlerde dahi bunu sürdürmüş ve 70 bin yıllık geçmiş Türk tarihini araştırmak için büyük Çabalar sarf etmiştir.

Bunu yaparken de Türk tarihini, Türk Dil kökenini dünyaya sunmak için büyük fedakârlıklar ile yapmıştır. Ancak, Mu kıtası konusunda ki araştırmalarını ömrü yetse belki çok daha derinde götüreceğini düşündüğüm büyük liderim daha fazla ömrü yetmediği için, MU KITASININ araştırılması ile ilgili konuyu belli bir yerde noktalamıştır.

 

Bu kitabı yazmakta ki en öncelikli ve büyük nedenlerimden birisi de onun takip ettiği izlerden giderek Türk ırkının kökenlerini ve Türk kültürünü Dünya'ya duyurmaktır. İşte bu araştırmam sonucunda da Mu kıtasının gerçek koordinatları ve yerini de koloni çıkış izlerini de böylece bulmuş oldum.

Biraz sonra söyleyeceğim gibi biz Türkler için kadim Türk tarihinin de ne kadar önemli olduğunu, büyük liderimiz Atatürk'ün kullandığı birçok sözde bize bıraktığı birçok nasihatinde bize seslendiği görebiliyoruz.

BUNUN NE BÜYÜK ÖRNEĞİ DE ONUN TÜRK TARİH KURUMUNU KURMUŞ OLMASIDIR.

Mu kıtasından çıkan kadim medeniyetler kitabı sayfalarında üstü örtülerek derinlere atılan bilgileri okuyacaksınız. 

Saygılarımla.
Esenlikler dilerim
Uluç Levent ERTURHAN







Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar